Savaşlar, devletlerin güç mücadelesi ve siyasi hesapların ötesinde milyonlarca insanın hayatında derin yaralar açıyor. Ukrayna'dan Gazze'ye uzanan çatışmalarda binlerce insan yaşamını yitirirken şehirler yıkılıyor, aileler parçalanıyor ve milyonlarca kişinin geleceği belirsizliğe sürükleniyor. Çatışmaların ardında kalan bu ağır insani tablo, savaşların gerçek bedelini bir kez daha ortaya koyuyor.

Tarih boyunca savaşlar, devletlerin güçlerini ortaya koydukları, sınırların yeniden çizildiği ve siyasi dengelerin değiştiği dönemler olarak anlatıldı. Zaferler kutlandı, yenilgiler tarihe yazıldı, liderler kazandıkları topraklar ve elde ettikleri siyasi kazanımlarla değerlendirildi. Ancak savaşların resmî tarihine sığmayan başka bir gerçek daha var: Kaybedilen hayatlar, dağılan aileler, yıkılan şehirler ve geleceği ellerinden alınan nesiller.

Bugün Ukrayna'dan Gazze'ye, Sudan'dan dünyanın farklı bölgelerine uzanan çatışmalar, savaş kavramını yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Çünkü artık mesele yalnızca hangi devletin askeri üstünlük sağladığı ya da hangi tarafın müzakere masasında daha güçlü olduğu değil. Asıl mesele, bütün bu güç mücadelelerinin sonunda geriye nasıl bir dünya bırakıldığı.

Rusya'nın Şubat 2022'de Ukrayna'ya yönelik başlattığı geniş çaplı işgal, yalnızca iki ülke arasındaki bir savaşa değil, Avrupa'nın güvenlik mimarisini ve uluslararası güç dengelerini etkileyen uzun süreli bir krize dönüştü. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi verilerine göre, işgalin başlangıcından bu yana 15 binden fazla sivil hayatını kaybetti, 41 binden fazla kişi yaralandı. Milyonlarca insan evlerini terk etmek zorunda kalırken şehirler, konutlar ve enerji altyapısı ağır hasar gördü. Özellikle elektrik, ısınma ve su hizmetlerinde yaşanan kesintiler, savaşın yükünü cephelerden uzakta yaşayan sivillerin de omuzlarına bıraktı. Geride parçalanmış aileler, eğitiminden koparılan çocuklar ve geleceğe dair umutları belirsizliğe sürüklenen milyonlarca insan kaldı. Ukrayna'da yaşananlar, savaşların yalnızca toprakları ve siyasi dengeleri değil, toplumların geleceğini de nasıl değiştirdiğini gözler önüne seriyor.

Gazze'de yaşananlar ise savaşın boyutunu en ağır biçimde ortaya koyan örneklerden biri. İsrail'in 8 Ekim 2023'ten bu yana Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda 74 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti, 175 binden fazla kişi yaralandı. Saldırılar yalnızca insanların yaşamlarını değil, bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan temel yapıları da hedef alan büyük bir yıkıma dönüştü. Gazze'deki altyapının yaklaşık yüzde 90'ı tahrip edildi. Hastaneler, okullar, konutlar ve temel hizmetlerin yürütüldüğü alanlar ağır hasar gördü. Bugün Gazze'de binlerce aile yalnızca yakınlarını değil, evlerini, anılarını ve yıllar boyunca kurdukları yaşamlarını da kaybetmiş durumda. Bir zamanlar çocukların oyun oynadığı sokakların enkaz yığınlarına dönüştüğü, ailelerin hayatta kalabilmek için güvenli bir yer aradığı bu coğrafyada savaş, gündelik hayatın bütün izlerini silmeye devam ediyor. Üstelik yıkım, bombardımanların gerçekleştiği anlarla sınırlı değil. Temiz suya, gıdaya, sağlık hizmetlerine ve barınmaya erişimde yaşanan sorunlar, hayatta kalanların mücadelesini de ağırlaştırıyor. Dolayısıyla Gazze'de yaşananlar yalnızca bir askeri çatışmanın sonuçları olarak değerlendirilemez; aynı zamanda bir toplumun bugününün ve geleceğinin nasıl tahrip edildiğini gösteren ağır bir insani krizdir.

Çünkü savaşın bitmesiyle yıkım sona ermiyor. Bombardımanların durduğu gün, insanların kaybettikleri evleri geri gelmiyor. Hastaneler bir anda işler hâle gelmiyor, çocuklar kaybettikleri eğitim yıllarını telafi edemiyor. Yerinden edilen ailelerin hayatlarını yeniden kurması, ekonomik düzenin toparlanması ve toplumsal güvenin yeniden oluşması uzun yıllar alabiliyor. Üstelik savaşın etkileri yalnızca çatışmanın yaşandığı ülkeyle sınırlı kalmıyor. Göç hareketleri, enerji güvenliği, gıda fiyatları, ticaret yolları ve savunma harcamaları üzerinden çok daha geniş bir coğrafyayı etkiliyor.

Burada üzerinde durulması gereken bir başka mesele de uluslararası sistemin savaşlar karşısındaki tutumu. Devletler ulusal güvenliklerini, toprak bütünlüklerini ve stratejik çıkarlarını korumak için çeşitli politikalar geliştirirken uluslararası hukukun ve insani sorumlulukların ne ölçüde gözetildiği tartışma konusu olmaya devam ediyor. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar ateşkes çağrıları yapıyor, insani yardım faaliyetlerini koordine ediyor ve diplomatik girişimlerde bulunuyor. Ancak bu çabaların kalıcı bir barışa dönüşmesi, büyük ölçüde devletlerin siyasi iradesine ve uluslararası iş birliğine bağlı.

Dahası, savaşlar yalnızca bugünün siyasi haritasını değil, geleceğin dünyasını da şekillendiriyor. Savunma sanayisine ayrılan kaynakların artması, ülkelerin güvenlik önceliklerini değiştirmesi ve uluslararası ilişkilerde askeri gücün yeniden ön plana çıkması, küresel siyasetin yönünü etkiliyor. Barış ve kalkınma için kullanılabilecek kaynakların önemli bir bölümünün silahlanmaya ayrıldığı bir dünyada, güvenliğin nasıl sağlanacağı sorusu da giderek daha karmaşık hâle geliyor.

Belki de savaşların en ağır sonucu, bir toplumun geleceğe dair kurduğu hayallerin ortadan kalkmasıdır. Bugün Ukrayna'da ya da Gazze'de büyüyen bir çocuğun hafızasında okul sıralarından çok sığınaklar, oyun alanlarından çok yıkılmış binalar, gelecek planlarından çok belirsizlikler yer alabiliyor. Oysa savaşların siyasi hedefleri değişebilir, ittifaklar yeniden kurulabilir, sınırlar müzakere masalarında tartışılabilir. Ancak kaybedilen bir çocukluk, parçalanan bir aile ya da geri gelmeyen bir hayat hiçbir siyasi anlaşmayla telafi edilemez.

Öyleyse savaşların kazananı var mı? Bir taraf askeri hedeflerine ulaşabilir, diğeri toprak veya siyasi nüfuz kaybedebilir. Devletler kısa vadeli çıkarlar elde edebilir. Fakat geride milyonlarca insanın hayatını etkileyen bir yıkım kalıyorsa, bu zaferin gerçek bedelini kim ödemektedir?

Belki de artık savaşları yalnızca kimin kazandığı üzerinden değil, insanlığa ne kaybettirdiği üzerinden değerlendirmeliyiz. Çünkü bir savaşın sonunda kazananlar ilan edilebilir; ancak barışın yeniden kurulamadığı, insanların güven içinde yaşayamadığı ve yeni kuşakların geleceğe umutla bakamadığı bir dünyada zaferin anlamı da tartışmalı hâle gelir.