Avrupa’da sonbahar yalnızca havaların soğuduğu bir mevsim değil. Aynı zamanda siyasetin, ekonominin ve toplumsal düzenin yeniden sorgulandığı bir döneme dönüşüyor. Fransa’da eğitim koşulları ve hayat pahalılığı nedeniyle sokağa çıkan gençler, İtalya’da savaş ve ekonomik sorunlara tepki gösteren kalabalıklar, İspanya ve Portekiz’de barınma krizine karşı meydanları dolduran insanlar, Arnavutluk’ta ise çevre projelerinden yolsuzluk iddialarına uzanan bir öfke dalgası…

İlk bakışta birbirinden farklı görünen bu hareketlerin ortak bir noktası var: İnsanlar, kendilerine sunulan geleceğin artık yaşadıkları hayatla örtüşmediğini düşünüyor.

Uzun yıllar boyunca Avrupa’da gençlere anlatılan hikâye oldukça basitti. İyi bir eğitim alacak, çalışacak, kurallara uyacak ve zaman içinde daha iyi bir hayat kuracaklardı. Bu düzen herkes için aynı fırsatları sunmasa da en azından gelecek kuşakların kendilerinden önceki kuşaklardan daha iyi koşullarda yaşayacağı düşüncesi güçlüydü.

Bugün ise bu söz giderek inandırıcılığını kaybediyor. Üniversite diploması iş garantisi vermiyor, çalışmak barınmaya yetmiyor, kamu hizmetlerinin kalitesi tartışılıyor. Gençler yalnızca daha yüksek ücret ya da daha iyi eğitim talep etmiyor; hayatlarını kurabilecekleri bir düzen istiyor.

Avrupa’nın sokaklarında biriken öfkeyi anlamak için tam da buradan başlamak gerekiyor.
Sokaktaki mesele güvenlik mi, geçim mi?
Fransa’da 17 Ekim’de düzenlenen gösteriler, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu çelişkiyi bütün açıklığıyla ortaya koydu. Yetkililerin açıklamasına göre yaklaşık 550 bin, organizatörlere göre ise 800 bin kişi gösterilere katıldı. Öğretmen eksikliği, kötü durumdaki okul binaları, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerine yönelik şikâyetler, geniş bir toplumsal hoşnutsuzluğun parçası haline geldi.

Ancak gösterilerin bazı bölgelerde çatışmalara, yağma olaylarına ve kamu binalarında yangınlara dönüşmesiyle birlikte siyasi tartışmanın ağırlık merkezi de değişti. Eğitim ve geçim koşullarıyla başlayan gündemin önemli bir bölümü güvenlik, kamu düzeni ve polisin müdahalesi etrafında şekillenmeye başladı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yönetimi olayları kınarken, aşırı sağın önde gelen isimlerinden Marine Le Pen yaşananları hükümetin otorite kaybının göstergesi olarak değerlendirdi. Böylece toplumsal talepler, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçiminin siyasi hesaplarıyla iç içe geçti.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Gösteriler sırasında meydana gelen şiddet olaylarını kabul etmekle insanların eğitim, geçim ve kamu hizmetlerine ilişkin taleplerini görmezden gelmek aynı şey değil. Şiddet, demokratik bir itirazın önüne geçebilir; fakat sokaktaki bütün kalabalığı şiddet üzerinden tanımlamak da sorunun nedenlerini ortadan kaldırmaz.

Üstelik protestolara katılan herkesin aynı siyasi görüşü paylaştığını söylemek de mümkün değil. Bir öğrenci daha iyi eğitim isterken, bir işçi ücretinin kira ve faturalar karşısında erimesine itiraz ediyor olabilir. Bu kesimleri aynı meydanda buluşturan şey ortak bir ideolojiden çok, mevcut koşulların sürdürülemez hale geldiği düşüncesi olabilir.

İtalya’da da benzer bir gerilim yaşanıyor. Savaşlara, yeniden silahlanmaya ve hayat pahalılığına yönelik tepkiler, bazı gösterilerde polisle çatışmalar ve yağma olaylarıyla birlikte gündeme geldi. Hükümetin kamu düzenine ilişkin yaptırımları ağırlaştırmaya yönelmesi ise başka bir soruyu beraberinde getiriyor: Sokakları kontrol altına almak, o sokakları dolduran insanların nedenlerini ortadan kaldırmaya yeter mi?

Bir geceyi olay çıkmadan geçirmek ile toplumsal huzursuzluğun nedenlerini çözmek birbirinden farklı meselelerdir.
Avrupa’nın büyüyen konut ve gelecek sorunu
Fransa ve İtalya’daki gelişmelerden farklı olarak İspanya ve Portekiz’de öne çıkan sorunların başında barınma geliyor.

Özellikle büyük kentlerde kira fiyatlarının yükselmesi, gençlerin kendi hayatlarını kurmasını zorlaştırıyor. Düzenli bir gelire sahip olmak bile tek başına bağımsız yaşamak için yeterli olmayabiliyor. Portekiz’de konut talebiyle meydanlarda kurulan protesto kamplarının polis tarafından kaldırılması, bu sorunun görünürlüğünü azaltabilir; ancak barınma krizini ortadan kaldırmaz.

Çünkü mesele yalnızca ev fiyatlarının yükselmesi değil. Bir kuşağın çalışmasına rağmen birikim yapamaması, ailesinden bağımsız bir hayat kuramaması ve geleceğini planlayamaması anlamına geliyor.

Arnavutluk’ta ise hareketin arka planında çevrenin korunması, yatırım tercihleri, yolsuzluk iddiaları ve gençlerin gelecek kaygısı bulunuyor. Kıyı bölgelerindeki turizm projelerine yönelik itirazlar, zaman içinde hükümetin politikalarına ve karar alma biçimine ilişkin daha geniş bir tartışmaya dönüştü. Üniversite koşulları ve mezuniyet sonrasında iş bulma endişesi de bu tabloya eklendi.

Bu ülkelerdeki protestoları tek bir merkezden yönetilen hareketler olarak görmek doğru olmaz. Her ülkenin siyasi geçmişi, ekonomik koşulları ve toplumsal dinamikleri farklı. Buna rağmen benzer taleplerin farklı meydanlarda yeniden ortaya çıkması dikkat çekici.

İnsanlar ülkelerinin farklı olduğunu biliyor olabilir; fakat karşılaştıkları sorunların birbirine benzediğini de görüyorlar.

Bir ülkede öğrenci okulundaki öğretmen eksikliğine itiraz ederken, başka bir ülkede genç bir çalışan maaşıyla ev tutamamaktan şikâyet ediyor. Bir başkası ülkesinin doğal alanlarının belirli yatırım projelerine açılmasını istemiyor. Talepler aynı değil, ancak hepsi daha iyi bir gelecek üzerinde söz sahibi olma isteğiyle ilişkili.
Refah devletinden geriye ne kaldı?
Bugünkü tabloyu yalnızca birkaç haftadır süren gösterilerle açıklamak mümkün değil. Avrupa’nın son on yıllarda geçirdiği ekonomik ve siyasi dönüşümü de hesaba katmak gerekiyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında birçok Avrupa ülkesinde sosyal devlet uygulamaları genişledi. Kamu eğitimi, sağlık hizmetleri, emeklilik sistemi ve sosyal güvenceler, yalnızca ekonomik politikaların değil, toplumsal uzlaşmanın da önemli unsurları haline geldi.

Bu sistemlerin her zaman kusursuz işlediğini söylemek mümkün değil. Ancak çalışan kesimlerin hayatını güvence altına alan uygulamalar, piyasa ekonomisinin yarattığı eşitsizlikleri sınırlamak bakımından önemli bir rol üstlendi.

1990’lardan itibaren küreselleşmenin hızlanması, üretim merkezlerinin değişmesi ve uluslararası rekabetin artmasıyla Avrupa ekonomilerinde yeni bir dönem başladı. Birçok ülkede kamu harcamalarının azaltılması, özelleştirmeler ve sosyal korumanın daraltılması yönündeki politikalar daha fazla ağırlık kazandı.

Bu süreçte ekonomik büyüme ve rekabetçilik hedefleri ön plana çıkarken, büyümenin toplumun farklı kesimlerine nasıl dağıldığı sorusu her zaman aynı ölçüde gündemde kalmadı.

Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu temel çelişkilerden biri de burada ortaya çıkıyor. Ekonomik sistemin verimliliği ve rekabet gücü tartışılırken, sıradan insanların eğitim, sağlık, barınma ve güvenli bir yaşam beklentileri de aynı anda baskı altında kalabiliyor.

Bir ülkenin ekonomik göstergelerinin iyi olması, o ülkede herkesin iyi yaşadığı anlamına gelmiyor. Ekonomik büyüme belirli kesimlerde yoğunlaşırken geniş kitleler hayat pahalılığıyla mücadele ediyorsa, ortaya çıkan hoşnutsuzluk yalnızca geçici bir memnuniyetsizlik olarak değerlendirilemez.

Üstelik gençler açısından sorun daha da belirgin. Önceki kuşakların çalışma hayatına atıldıklarında ulaşabildikleri bazı imkânlar, bugünün gençleri için çok daha pahalı veya erişilmesi zor hale gelmiş durumda.

Böyle bir ortamda siyasetçilerden yalnızca sabırlı olmalarını istemek yeterli olmuyor. İnsanlar bugün yaşadıkları sorunlara bugünden çözüm bekliyor.
Göçmen tartışması ve asıl sorunun gölgede kalması
Avrupa’daki siyasi tartışmaların önemli bir bölümü de göçmenler üzerinden yürütülüyor. Özellikle aşırı sağ partiler, kamu hizmetlerindeki sorunlardan güvenlik endişelerine kadar geniş bir alanda göç konusunu seçim gündeminin merkezine yerleştiriyor.

Elbette göç politikaları, kamu hizmetlerinin kapasitesi ve toplumsal uyum gibi konular tartışılabilir. Ancak bu tartışmaların ekonomik sorunların bütün nedenlerini tek bir gruba yükleyen bir söyleme dönüşmesi, gerçek çözüm yollarının önünü kapatıyor.

Örneğin konut fiyatlarının yükselmesi yalnızca nüfus hareketleriyle açıklanamaz. Konut arzı, yatırım tercihleri, ücretler, kredi koşulları ve kamu politikaları da bu tablonun parçalarıdır. Eğitimdeki eksiklikleri de yalnızca göçmen nüfusla ilişkilendirmek, yıllar içinde alınan bütçe ve planlama kararlarını tartışmanın dışında bırakır.

Üstelik Avrupa’nın göç geçmişi de göz ardı edilemez. Fransa başta olmak üzere birçok ülkenin bugünkü toplumsal yapısı, sömürgecilikten sanayileşmeye kadar uzanan uzun bir tarihin sonucudur. Bu geçmişin etkilerini yok sayarak göçmenlik meselesini yalnızca güncel güvenlik tartışmalarına indirgemek, sorunun önemli bir bölümünü eksik bırakır.

Burada asıl tehlike, ekonomik sıkıntı yaşayan insanların birbirlerini rakip olarak görmeye başlamasıdır. Geliri azalan çalışan, barınma sorunu yaşayan genç veya kamu hizmetlerine erişmekte zorlanan emekli, yaşadığı bütün sorunların sorumlusu olarak başka bir toplumsal grubu görmeye yönlendirildiğinde daha geniş ekonomik ve siyasi ilişkiler sorgulanmadan kalabilir.

Aşırı sağın güç kazandığı ortamlar da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Toplumsal hoşnutsuzluk, herkesin ortak sorunlarını tartışmak yerine gruplar arasındaki kimlik mücadelelerine sıkışırsa ekonomik düzen üzerindeki tartışma geri plana düşebiliyor.

Bununla birlikte, bütün aşırı sağ seçmenlerin aynı gerekçelerle hareket ettiğini veya Avrupa’daki bütün gösterilerin aynı sınıfsal karaktere sahip olduğunu ileri sürmek de doğru olmaz. Her ülkede farklı korkular, beklentiler ve siyasi tercihler bulunuyor. Önemli olan, bu farklılıkların somut sorunları tartışmayı engelleyen bir ayrışmaya dönüşüp dönüşmediğidir.
Sokakların ardından sandık ne söyleyecek?
Avrupa’nın bu sonbaharındaki gelişmelerin siyasi sonuçlarını belirleyecek önemli alanlardan biri de sandık olacak.

Fransa’da Marine Le Pen’in anketlerde güçlü bir konumda bulunması, toplumsal öfkenin siyasi olarak aşırı sağ tarafından değerlendirilmesi ihtimalini gündemde tutuyor. Ancak sokaktaki protestoların otomatik olarak Le Pen’e destek anlamına geldiğini söylemek mümkün değil. Eğitim, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerine ilişkin talepler, farklı siyasi yönelimlere sahip insanları bir araya getirebiliyor.

İspanya’da anketlerin farklı sonuçlar ortaya koyması, siyasi tablonun henüz kesinleşmediğini gösteriyor. Sağ partilerin birlikte çoğunluk elde edebileceğine işaret eden araştırmaların yanında, sosyalistleri önde gösteren çalışmalar da bulunuyor. Üstelik bir partinin seçimde en fazla sandalyeyi kazanması, hükümeti mutlaka onun kuracağı anlamına gelmiyor.

İtalya’da iktidar partisi güçlü konumunu korurken muhalefetin ortak bir siyasi alternatif oluşturma meselesi devam ediyor. Portekiz’de ise konut krizi ve ekonomik hoşnutsuzluk, geleneksel siyasi partilerin dışında güç kazanan hareketlerin etkisini artırabilecek bir zemin oluşturuyor.

Arnavutluk’ta hükümetin 2025 seçimlerini kazanmış olması da bugün dile getirilen itirazları kendiliğinden geçersiz hale getirmiyor. Seçimle elde edilen yetki, yönetenlerin hesap verme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Önümüzdeki dönemde Avrupa siyasetinin nasıl şekilleneceğini yalnızca sokaklardaki kalabalıklar belirlemeyecek. Bu öfkenin hangi talepler etrafında örgütleneceği, siyasi partilerin ne ölçüde çözüm üretebileceği ve seçmenlerin mevcut seçeneklere ne kadar güven duyacağı da belirleyici olacak.

Sokağa çıkanların öfkesi aşırı sağın oylarını artırabilir. Geleneksel sol partileri yeniden harekete geçirebilir. Ya da seçmenlerin önemli bir bölümünü bütün yerleşik siyasi yapılardan uzaklaştırabilir. Bu ihtimallerin hangisinin gerçekleşeceği, yalnızca protestoların büyüklüğüne bakılarak anlaşılamaz.
Avrupa, Ukrayna savaşında da kendi yerini arıyor
Kıtanın içindeki bu tartışmalar sürerken Avrupa’nın dış politikadaki konumu da önemli bir sınavdan geçiyor.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu haftasında ABD Başkanı Donald Trump ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski arasındaki görüşmelerin yanı sıra Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un bir araya gelmesi de dikkat çekti.

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı işgalinin başladığı Şubat 2022’den sonra iki ülkenin dışişleri bakanları düzeyindeki ilk ikili görüşme, ilişkilerde normalleşme sağlandığı anlamına gelmiyordu. Görüşmede tarafların temel meselelerdeki tutumlarını koruduğu açıklandı.

Ancak bu temasın kendisi önemli bir gelişmeydi. Çünkü Avrupa ülkeleri bir yandan Rusya’ya karşı Ukrayna’ya destek vermeyi sürdürürken diğer yandan savaşın geleceğiyle ilgili diplomatik süreçlerde etkisiz kalmak istemiyor.

ABD ile Rusya arasındaki olası müzakerelerin Avrupa’nın güvenliğini doğrudan ilgilendirmesi, Avrupa başkentlerinde masada bulunma isteğini güçlendiriyor. Almanya açısından ekonomik baskılar ve güvenlik kaygıları da bu tartışmanın parçaları arasında.

Buradan Avrupa’nın politikasının tamamen başarısız olduğu veya Rusya’nın istediği sonucu aldığı gibi kesin bir hüküm çıkarmak doğru olmaz. Savaşın geleceği, ABD’nin tutumundan Avrupa ülkelerinin kararlarına, Rusya’nın hesaplarından Ukrayna’nın güvenlik taleplerine kadar birçok değişkene bağlı.

Fakat Avrupa’nın hem kendi içindeki toplumsal huzursuzlukla hem de uluslararası alandaki güç mücadelesiyle aynı dönemde uğraşmak zorunda olduğu açık.

Bir tarafta gençler daha iyi eğitim, çalışanlar daha iyi yaşam koşulları ve insanlar erişilebilir konut talep ediyor. Diğer tarafta hükümetler savunma harcamaları, güvenlik politikaları, ekonomik rekabet ve uluslararası ilişkiler arasında denge kurmaya çalışıyor.

Bu iki alanı birbirinden tamamen bağımsız düşünmek de mümkün değil. Kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağı, hangi ihtiyaçlara öncelik verileceği ve ekonomik yükün toplumun hangi kesimleri tarafından taşınacağı, hem iç politikayı hem de dış politika tercihlerini etkiliyor.
Değişen yalnızca sokaklar değil
Avrupa’daki gösterilerin birbirinden farklı nedenleri var. Fransa’daki eğitim ve geçim sorunları, İspanya ve Portekiz’deki konut krizi, İtalya’daki savaş karşıtı tepkiler ve Arnavutluk’taki siyasi itirazlar aynı başlık altında bütünüyle açıklanamaz.

Buna rağmen bütün bu gelişmeler, Avrupa’nın önemli bir soruyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor: Ekonomik ve siyasi kararlar alınırken toplumun geniş kesimlerinin beklentileri ne ölçüde dikkate alınıyor?

Bugün meydanlarda görülen hareketliliğin kalıcı bir siyasi dönüşüme yol açıp açmayacağını henüz bilmiyoruz. Bunun için protestoların sürekliliğine, farklı toplumsal kesimler arasında nasıl ilişkiler kurulacağına ve siyasi temsil mekanizmalarının nasıl işleyeceğine bakmak gerekiyor.

Ancak bir gerçek giderek daha görünür hale geliyor. İnsanlar yalnızca bugünkü hayatlarından şikâyet etmiyor; yarınlarının da bugünden daha iyi olacağına ilişkin güvenlerini kaybediyor.

Bu güven yeniden kurulamadığında, güvenlik önlemleri tek başına yeterli olmuyor. Daha fazla polis, daha ağır cezalar veya daha sert siyasi açıklamalar kısa vadede düzeni sağlayabilir. Fakat insanların neden geleceklerini belirsiz gördükleri sorusuna cevap vermiyor.

Avrupa’nın önündeki asıl sınav da burada başlıyor. Ekonomik büyümenin toplumsal refaha ne ölçüde dönüştüğü, sosyal devletin hangi imkânları koruyabildiği ve siyasi kurumların halkın taleplerine nasıl cevap verdiği yeniden tartışılıyor.

Sokaklardaki öfke henüz tek bir siyasi program etrafında birleşmiş değil. Fakat eğitim, barınma, geçim, barış ve adalet taleplerinin aynı dönemde farklı ülkelerde yükselmesi küçümsenecek bir gelişme değil.

Avrupa’nın sonbaharı, yalnızca huzursuzlukla geçen bir mevsim olarak kalabilir. Ya da bugün birbirinden ayrı görünen itirazların daha kapsamlı bir siyasi arayışa dönüştüğü yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.

Bunun cevabını yalnızca hükümetler ve seçim anketleri vermeyecek. Sokaklarda dile getirilen taleplerin ne kadarının somut çözümlere dönüşeceği, Avrupa’nın geleceğini belirleyen en önemli ölçütlerden biri olacak.