“Solmasın yeter ki sol göğsün altındaki cevahir”

 N. Hikmet

              İnsandaki moral seviyesinin bağışıklık sistemine iyi geldiği artık hepimizin bildiği bir gerçek. Keyfi yerinde dostlarımızın hem geç hasta oldukları hem de kolay atlattıkları malum. Bunun neden böyle olduğu bugünkü yazımızın konusu değil. Bugünkü konu yaşamı sevme ile ilgili şemaların nasıl kurgulandığı ve bizi nasıl etkilediği olacak.

                Bu konu üzerinde eser miktarda kafa patlatmış biri olarak yaşamı sevmenin önemini adeta kutsuyor sayılabilirim. İnsan yaşamı niçin sever, niçin vazgeçer gibi sorular hem mesleki olarak merkezde hem de çalışma alanı olarak sürekli karşılaştığım bir olgu. Depresyon hastalarını hepimiz yaşamı sevmeyenler olarak kategorize ederiz mesela. Oysa bana göre onlar, yaşama aşk derecesinde bağlıdır. Vazgeçmek zorunda bırakılmanın sancısıdır bence depresyon. “İnsan çok sevdiğine alınır, kırılır” deyişimizde olduğu gibi depresifler de çok sevdikleri yaşamdan uzaklaşmanın duygusal yükünü yaşarlar. Ve bu yük hafif bir yük değildir.

                Yaşamı sevmek üzerine düşünürken doğum öncesini de hesaba katmak gerekir. Bilinçaltımızın doğumdan önce işlemeye başladığını bir önceki yazımızda işlemiştik. Bilinç, yaşamla ilgili gündelik hesapları, kar ve zarar gibi işlemleri kaydederken; bilinçaltı bunların hissettirdiklerini kaydediyor. Bu kayıt aslında diğerlerinden çok daha etkileyici. Çevremizde kimlerin olması gerektiğine, nerelere gitmemizin iyi olacağına, ne ile uğraşmamız gerektiğine ve bir sürü mühim şeye bu kayıtlar karar veriyor. Ya da bu kayıtlara göre karar veriyoruz. Bu kayıtların hilafına kararlar aldığımızda ise mutsuzluk, artan kaygılar, doyumsuzluk gibi şeylerle karşılaşmamız işten bile değil.

                İyi duygularla ayrıldığımız yerlere tekrar gitmek isteriz. Yanında iyi hissettiğimiz insanlardan ayrıldıktan sonra garip bir hüzün yaşar ve içten içe tekrar görüşmek için bahaneler düşünürüz. Herhangi bir sorunun üstesinden gelme biçimimizi bütün sorunlara genelleriz. Evimizde bizi iyi hissettiren birileri varsa işten eve koşturan adımlarla gideriz. Ya da yaptığımız işi seviyorsak heyecanla bekleriz iş saatlerini. İşte bunun gibi şeylerdir bilinçaltının “kutsal” defterindeki kayıtlar.

                Bu kayıtlar yaşamın anlamı üzerine de çıktılar sunar, yaşamsal doyumumuzu artıran, eksilten şeylere ilişkin ipuçları da verir. Total bir yaşam hakkında fikir de ileri sürer. Der ki: Evet, kesinlikle yaşamaya değer. Ya da: Maliyeti karşılamayan boş bir uğraş (Bkz: Schapenauer) der.

Salt bu kayıtların içeriğinden dolayı biz yaşamı sever ya da sevmeyiz. Yaşamaya değer bulur ya da bulmayız. İnsanlardan uzaklaşır ya da insan canlısı kesiliriz. Çocuğumuzu sever ya da ondan kaçarız. Eve huzurla gider, yemek masasında en çok biz konuşur, yastığa başımızı koyduğumuzda sabahın olmasını aceleyle bekleriz. Ya da tam tersi.

                Salt bu kayıtlardan dolayı biz ya sürekli hasta olur ya da sarımsaktan sağlam oluruz. Cildimiz son dördün gibi parlar ya da susuz toprak gibi erkenden solar. Kendimize bakmak, spor yapmak, düzenli beslenmek, sigarayı bırakmak gibi yarayan şeylere ya yapışırız ya da bizi yataktan kaldırmak için İzmir Marşı gerekebilir.

                Bunlar bilinçli hallerimiz. Yani bilincimiz açıkken yapabildiğimiz şeyler. Ya trafik kazası sonrası yoğun bakımda gözlerimizi açamadıysak? Çevremizde bir grup sevenimiz dua ile çıkmamızı bekliyorsa yoğun bakımdan? Sizce burada da etkili olabilir mi bu kayıtlar? Bence asıl burada etkili olur. Şimdiye kadarki kayıtlar bağışıklık unsurlarını ya yaşama güdülemiş ya da vazgeçme pozisyonuna geçirmiştir.

Bağışıklık memurları yaşama güdülenmiş iseler ölüyü bile diriltebilirler. Ya da tersine inanmışsalar; (değmez diyorlarsa, şimdiye kadar ne oldu ki diyorlarsa) erkenden havlu atmak için bahane aradıklarından emin olabilirsiniz.  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner39

banner48