İnsanın mesleği psikologluk olunca ortak konu ‘mutluluk’la ilgili oluyor doğal olarak. Mutlu olmakla ilgili bildiklerim herkesin bildiği kadar. Bunu söylemek benim için hiç de zor değil. Bir marangoz ne biliyorsa bu konuda; ben de ancak o kadar biliyorum. İnsanı mutsuz eden durumlarla ilgili bildiklerim ise belki herkesten fazladır. Çalışma alanımı kurduğum soyut laboratuar burada çünkü. Peki mutsuz eden şeyleri bir insanın hayatından çıkarırsak mutlu mu olur? Elcevap: Hayır.

Bir de şöyle bir giriş yapalım. Klasik çocuk oyunlarından (misket, birdirbir, saklambaç, körebe vs.) yaşam boyu devam ettiğimiz tüm alanlara kadar kurallar hakim. Okuldan, resmi dairelere, trafikten, eğlence merkezlerine kadar her alanda uymamız gereken kurallarla karşılaşıyoruz. Peki hiç düşündük mü; adına dünya denilen bu makro evrende seksen yıl kadar ortalama bir ömür sürüyoruz. Bu dünyada sürdüğümüz yaşamın da kendi içinde kuralları yok mudur acaba? Bu kurallardan bahsederken; annemize, büyüklerimize, eşimize, çocuğumuza nasıl davranmamız gerektiği ile ilgili kurallardan bahsetmiyorum elbette. Olaylar zinciri içerisindeyken takındığımız duruşla ilgili kurallar silsilesinden bahsediyorum. Yani yaşamın kendi oyun kurallarından. Bugünkü yazım bununla ilgili. Yaşamı okumaya çalışan biri olarak kendimce bu kurallardan bir demet oluşturdum ve kıymetli saydığım herkesle paylaşıyorum bunları. Sizler mi? Sizler de pek tabii kıymetlisiniz. İlk kural:

Her şey geçer kuralı

En mutsuz olduğumuz zamanlar da; tersine mutluluktan yüzeye basmadığımız zamanlar da geçecek. Hiç bir an, hiç bir zaman dilimi kalıcı değil. Karanlık aydınlanmaya, aydınlık yavaş yavaş sönmeye mahkum.

Açılan tüm yaralarımız kapanacak birer birer. Ve fakat şimdi yazmak, konuşmak kolay. Bunları yaşarken hiç de öyle gelmiyor bize. Babasının defnedilişini izleyen damağı kurumuş çocuk hiç de öyle düşünmüyor. Gözlerine hücum eden yaşları kontrol etmekten aciz; bir daha hiç gülemeyeceğini, arkadaşlarıyla oynayamayacağını, tüm serbestliğini, tüm gücünü yitirdiğini düşünüyor. Zannediyor ki orada dondu her şey. Bir daha ne acıkacak ne gülebilecek. Halbuki çok değil, üç gün sonra misketini deli gibi ararken birden fark ediyor ki babası yok ama oyun devam ediyor.

Ya da Karun kadar güçlü, özgüveni fondip yapmış adam çevresindeki hakir kullarına kısarak bakıyor gözlerini. Onun için her şey mümkün. En güzel kadınlar, en gıcır arabalar. Ona her şeyin bitebileceğini mümkün değil anlatamazsınız. Ta ki poyrazlar tersten esmeye başlayıncaya kadar. Lodos, keşişleme, karayel ortaklaşa bir operasyonla birden tüm servetini sonbahar gazellerine dönüştürüveriyor. Alabora oluyor sarsılmaz sandığı hayatı.

Oysa o hiç bitmeyecek sanıyordu. Gücünün, özgüveninin onu asla terk etmeyeceğini.

Bu ilk kural basitçe şunu söyler bize: Kendini en kötü hissettiğinde de, en güçlü hissettiğinde de aklından çıkarmaman gereken bir şey var; durum geçici...

Ve ikinci kural: Hiçbir şeye sahip değiliz.

Oysa ne çok şeyin tapusu, belgesi, ruhsatı var elimizde. Tek kelimemizle yüzlerce kişinin hayatını değiştiriveriyoruz. Bir tek imzamızla bir sürü şeye daha sahip olmamız mümkün. Diğer yandan eşimiz, çocuklarımız, anne babamız. Çevremiz de sahip olduğumuzu sandığımız varlıklar bütünü. Nefesimize sahip miyiz peki? Günde seksen altı bin dört yüz kez yani her saniyede bir aldığımız nefesin sahibi miyiz sizce? Bu kadar sık yaptığımız şeyi bir saniye sonra tekrar yapabileceğimizin garantisine sahip miyiz? Değiliz. Nefesimize bile gerçekten sahip değilsek nasıl olur da sahiplenebiliriz her şeyi? Çocuklarımıza gerçekten sahip miyiz?

Eşimizin, çevremizin, araçlarımızın, evlerimizin sahibi miyiz gerçekten? Hangisinin bir saniye sonrasının garantisi elimizde? Hiçbirinin.

Dolayısıyla sahibi gibi değil de emanetçisi gibi davranmamız lazım her şeyin. Hz. Nuh zamanında insanlar şöyle derlermiş: “Hepi topu doküz yüz sene yaşayacaksın. Ne diye evim arazim olsun diye bu kadar çalışırsın ki?”

Hasılı ne kadar çok şeye emanetçilik ediyorsak o kadar ağır bir yükümüz var demektir. Ve bir de sonuna kadar sahipleniyorsak her şeyi. Nasıl dayansın üç yüz gram kalbimiz bu kadar sahipliğe?

Yaşamın üçüncü kuralı ise: İyilik eden iyilik bulmaz.

Oysa tam tersini söylüyor çoğu öğreti. Oysa hayat, kendi dilinden başka bir şey fısıldıyor bize. İyiliği ‘bulmak’ için yapma diyor; ‘kaybetmek’ için yap. Yap ve gösterme, yap ve bekleme. Benim ispatım çok basit. Saçını süpürge eden anneleri örnek olarak göstermem yetiyor ispat için. En ayrıcalıklı yetişmiş çocuklar, en şımartılmış en çok iyilikte bulunulmuş çocuklar en sorunlu çocuklar oluyor yetiştiğinde. Annenin en çok üzüldüğü, en kırıldığı çocuklar oluyorlar. Biz de en büyük hayal kırıklıklarımızı en iyiliğimizi görmüş insanlardan yaşamıyor muyuz? İyilik bulmak için attığımız her adımda tuhaf kötülükler çıkmıyor mu karşımıza? Çıkıyor.

Bu kuralla ilgili anlamamız gereken şey iyiliği sıfır karşılıkla yapmamız gerektiği. Kime karşı olursa olsun. Komşumuza, zengin ya da fakir birine, çocuk ya da yaşlıya fark etmeksizin karşımızdakinden hiç bir karşılık beklememek. Teşekkür de dahil. Teşekkür bile beklesek aslında bir şeyin karşılığında yapmış oluyoruz. Bu eğitimleri verirken çok karşı çıkan oluyordu katılımcılardan. Hocam kırk kez arabamın anahtarını verdim üst komşuya diyordu. Sadece bir kez istedim, vermedi diyordu. Peki anlaşma yapmış mıydın, diyordum verirken. Şimdi veriyorum ama ihtiyacım olduğunda sen de vereceksin, demiş miydin diyorum. Hayır.

Demek ki hiç bir şeyi karşılıksız yapmıyoruz biz. Hayırseverlerin yaptırdığı okullara, camilere bakın bir. Üstlerindeki isimler için yaptırdıkları çok açık değil mi? Karşılıksız mı oluyor şimdi bu?

Ve dördüncü kuralı yaşamın; Herkes yanlış yapar.

Oysa biz tam tersini düşünüyoruz, fark etmeden. Kimse bana yanlış yapamaz temelinde düşünüyoruz. Eşim bana yanlış yapamaz, asistanım, sekreterim, dostum, arkadaşım vs vs. Oysa tam tersini düşünsek hiç de öyle olası bir yanlışla karşılaştığımız zaman öfkeden deliye dönmeyeceğiz. Evet doğrusu şu: Bize herkes yanlış yapabilir. Çocuğumuz, eşimiz, yakın dostumuz. Ve biz de onlara yanlış yapabiliriz. Bu yüzden tüm iletişimlerimizin başında karşımızdakinin bize yanlış yapabileceğini en başından kabul etmemiz lazım. Onun bize yanlış yapma serbestisi ayrı, bizim o yanlışa vereceğimiz tepki serbestisi ayrı şey. Biraz daha basitleştirecek olursak, ortağım beni kesinlikle yarı yolda bırakamaz demek yanlıştır, bırakabilir çünkü. Eşim beni kesinlikle aldatmaz inancı boş bir inançtır, çünkü aldatabilir. Çocuğum bana yalan söylemez inancı da böyledir: Bal gibi söyler.

Dolayısıyla böyle kesin şeyler düşünmek yerine daha esnek şeyler düşünmek kesinlikle daha sağlıklı. Yani evet, eşim ama beni aldatabilir. Ben aldatmayacağı şekilde davranayım. Ortağım bana yanlış yapabilir, tedbiri elden bırakmayayım demek daha doğrudur. Çocuğum yalan da söyleyebilir, ara sıra kontrol edeyim demek daha doğrudur. Ya da o hiç beklemediğimiz şey başımıza geldiğinde daha az bocalar ve daha doğru kararlar verebiliriz.

Hasılı hayatımızda mutsuz olabileceğimiz hususlara karşı kullanacağımız bazı kalkanlar bunlar. Yani yaşamı yaşamın kendi oyun kurallarıyla oynamak.

Kalın sağlıcakla...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner39

banner48