BİST
104924
ALTIN
162.884
DOLAR
3.9217
STERLİN
5.2203
EURO
4.6461

Bu yolları çatallanan bahçeye yolu düşen insanlar için olsa da, aslında bu da bir dengedir; her ne kadar tasvip etmek kolay değilse de, adeta 'beni kandıracak kimse yok mu...' dercesine tedbirsizce yol arayan bu kimseleri elbette birileri kandıracak ve bu sayede imtihan dünyasının ıssız adaları da insan yüzü görebilecektir. Geçici de olsa dolandıranlar içinde çokça kârlı dolayımdır burada duran. Zira hem arayanlar hem de çağıranlar için bir müddet sürecek bir sefa yayılmaktadır bu dolayımın tam orta yerinde.

Belki bazıları erken kendine gelecek ve dolandırıldıklarını fark edeceklerdir. Lakin dolandırıldığını anlayamayan adam, hep emeğinin karşılığını alacağını umarak salih amel işlemeye devam ettiğini düşünerek, beyhude yere ve biteviye sulaması istenen otları sulamaya, ağaçları budamaya devam edecektir. Tıpkı Psikiyatrinin altını çizdiği 'öğrenilmiş çaresizlik' girdabında devinip duran ezberci mağluplar gibi, kendi tevillini de kendi mantığından çözüp örmeye duran bu insanlar için artık başka bir kandırıcıya da ihtiyaç yoktur; ' hem niye kandırsınlar ki onu, “ağaçları kesin, otları yakın” gibi kötü bir emir de verilemiştir ki...'

İşte insanın bu dünyadaki dönüştürülmüş ve anlamını kaybetmiş asıl garibanlığı da budur. O kadar ki, bu gariban emeğinin karşılığını alacağına inanarak ecel gemisi gelinceye kadar bekleyip duracak ve maalesef ömür sermayesini batak şirketlere yatırmış ve tüketmiş biçimde de ahirete göçecektir.

Oysa bir daha dönüş imkânı olmayan ahiret yolculuğu için insan, henüz dünyada iken, hangi ölçüye tabi olacağını sağlamca hesap ederek yolunu çatallanmadan kurtarmaya yönelerek çareler aramak durumundadır. Bunun içinde evvela rehber kitap Kur’anı ve kılavuz Muhammed aleyhisselamı iyi tanımalı, sağlam bir yol bulabilmek için din simsarlarının eline düşmemelidir.

Heyhat ki, adı üstünde o bir müriddir, ve bütün bunları o istemiş ve başına ne geldiyse sunulan yemi kabul etmekle bu çatallanmış yola girmiştir artık.

Bununla beraber bu arayış içindeki insanları yolunu şaşırmış balıklar yerine koyup bu çekici yemleri, peş peşe sıralayanların sözleriyle, vaat ettikleri şeyler arasında, düşünen insanın kolayca görebileceği, uçurumlar bulunmaktadır. Fakat insanları düşünmekten alıkoyan önemli bir şey de vardır bu uçurumların başında. Korku adındaki bu şey, bir acayip burgaçtır ki, öncelikle bu zavallı insanı dört bir yandan kuşatarak içine girdiği bu dairenin dışına çıktığında yapayalnız ve korumasız kalmak endişeyle titretmekte ve kurtuluş için yegâne çarenin de ancak bu dairenin içinde olduğunu fısıldayıp durmaktadır ona...

Bu bağlamda öncesinde öğretilmiş, sonrasında ise öğrenilmiş bir çaresizliğin cenderesinde bırakılan insana şeyhten haber verirken telkin edilenler gerçekten ürkütücüdür, korkutucudur ve insanın elini ayağını buza kesecek, beynini donduracak niteliktedir. Nitekim artık bu çaresiz mürid için, içine girdiği bu acayip dünya - daire-  garip bir biçimde ultra kahramanların yaşadığı Marwel dünyası gibi inanılmaz bir dünyadır.  O kadar ki, süper kurtarıcıları, teslim olmuş binlerce, milyonlarca ayakları yere basmayan müridiyle vekiliyle, halifesiyle kutupları, gavsları, kırkları yedileriyle akıl almaz bir genişlik ve derinlik sunmaktadır müride. Tıpkı onun gibi cümle müridan da bir bakıma Mars’tan daha uzak bir gezegende gibidir artık. Sanki Deleuze'yen bir köksap karmaşası içinde uzayan bu gezegende sözgelimi, şeyh şüphesiz biçimde insan olduğu halde garip bir biçimde de insanlardan güçlü kuvvetli, dilediğini yapabilen, her an gören ve işiten (!) bir süper adamdır ve onun hakkında en küçük bir şüpheye düşmek bile küfre eşdeğer bir günah hükmündedir.

Müridanın tek tek aklından geçenleri bile bildiğine inanılan bu yüce adamın sahte bir veli, bid’atçı ve mülhid olduğunu düşünmek bir yana, bu meyanda küçük bir şüphe içine girmek bile imkân dışıdır. Tam da bu kendi kökünü kendi saplarından ören daire içerisindeyken sanki insanı yaratan yüce Allah’tan korkar gibi bir insandan korkmakla ve onu eleştirememekle kayıtsız, şartsız batıl bir imanın temelleri atılmıştır artık.

Oysa bu daireye hiç girmeden tıpkı İbrahim aleyhisselamın dediği gibi “biz Allah’tan başka (sizin ilahlarınızdan) korkmayız”( En’am Suresi–81) demek gerekmektedir.

Yukarıda zikrettiğimiz insan avcılarının en kolayından cennet müjdeleyen tütsülenmiş sözlerinin bir kısmı, oltanın ucundaki yemin besin değeri bulunduğunun doğruluğu kadar doğru sözlerdir. Lakin çoğu kere balık o besinden istifade edemez de bir parça yem uğruna hayat suyundan dışarı çıkar ve beslenen değil hayatı pahasına besleyen bir basitleşmiş özne haline gelebilir.

İlahi düzeni seküler düzlemde basitleştirerek elde edilen bu yemlerin arkasında duran oltacıların pedagojik yöntemleri sözgelimi, ne kadar da albenilidir. İşte önünde diz çökülen mürşid bile bu yola ilk sülûk ettiğinde acemi, toy bir insanken şimdi kurtulmuş bir kurtarıcıdır artık. Esas olan böylece kurtulmuş bir kurtarıcının bendesi olmakla kaimdir. Böyle kurtarıcı bir mürşide tabi olmazsan kaybolursun denilmiştir bir kere...

Oltaya takıldıktan sonra dergâha doğru yola düşen mürid adayı, sofraya konmadan önce güzelce bir yıkanır, sonra onu oraya taşıyan kutlu sebebin sahibi kişi nezaretinde mürşidin elini ve eteğini tanıyacaktır. Bir güzel günah çıkarılacak, pişman olunacak ve artık eskisi gibi yaşanmayacaktır. Çünkü mürşit onu hep görecek, bilecektir. Ne mutlu ona ki, anasından doğduğu gibi, ak pak ve saf, Arafat’tan döner gibi(!) günahsız olmuştur artık...

Mürşid ve yakın çevresi “Cemaatten ayrılan bizden değildir” hadisini de sık sık duyururlar. Nasıl bir cemaat? sorusunun bu esnada herhangi bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bahse konu olan esas hadistir ve hadis tefsire muhtaç değildir. Güya siyasetle işi olmayan, cihad kavramı lûgatlarından çıkarılmış, başörtüsü vs. gibi füruattan işlere bulaşmayan, etliye sütlüye karışmayıp yavan ekmeği tavsiye eden bir cemaatin, tarikatın, dairenin, society'nin bakışıdır bu bakış. Zikirden ve şeyhten başka hiç bir şeyin önemi yoktur. Fikir ise kötülenmiş felsefeden başka bir şey değildir. Yapılacak tek şey, ölü yıkayıcının önünde yatan meyyit gibi itaat etmektir. Zira mürşid de sesizdir, onca zaman ne kendi konuşmuş, ne müridi konuşturmuştur.

Bu aşamadan sonra mürşidin keramet, mersiye ve kasidelerini sayıp döken meclislere katılarak, garip ama bir o kadar da anlam içeren sosyolojik bir society'nin mensubu haline getirilen insanlara zamanla hangi kabirden ne isteneceği, oraya hangi edeple ve erkânla gidileceği, teberrük için ekmek, şeker ve daha neler gezdirileceği öğretilir. Bitmeyen ekmeklerden yenilir, çarçabuk kotarılmış cabul cubul çorbalardan içilerek, mürşidin sebep olduğu bereketle tanışılır ve sanki de ömrünce aç gezmiş gibi ezbere çekilen müride rızkı verenin Allah olduğu unutturulur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.