Sımsıcak kum taneleri üzerinden ayaklarımın yanması için hızlıca yürüyordum gökyüzünden sızan maviliğe doğru. Serin sulara kendimi bırakırken aldığım keyif yüzüme yansıyor güneşe, gözlerimi kırparak selam verip ilerlemeye çalışıyordum ki birden nereden geldiğini anlamaya çalıştığım bir ses geldi. Etrafıma bakınıp kaynağını bulmaya çabalarken gözlerim açılıverdi. Tavanda asılı duran lambayla göz göze geldik, ne işim var benim burada diye düşündüğüm anda aklımdaki ışıkları birisi yakıverdi. Odamda olduğumu anladım ve alarmı kapattım.

        Ezandan önce uyanıyorduk o zamanlar. İlk göz ağrım olup ve ikili eğitim yapan bir okulda çalışıyordum. Sabah yedi öğlen bire kadar. Bir de kurs eklendiyse en az üçe kadar…

        Camiden amcalar çıkarken ben de servis için çıkardım evden. Her zaman yorum yapılırdı insanların var olduğu yerlerde. Üzülürdü amcalar fabrikaya gittiğimi zannedip; ‘Ekmek parası işte yazık naspın…’ derlerdi. Birçoğundan sarımsak kokusu gelir, ellerinin kuruyup kırçıllaştığını bilip sıcaklığını saçlarımda, avuçlarımda olduğunu düşünüp dedemi anımsardım peşi sıra yürüdüğümüz yollarda. Selamlaşmak ise ayıp edilirdi. Birbirimizin yüzünü görmeden, defalarca geçerdik aynı düzlüklerden...

        Her defasında geç kalışım en az on dakika hayal kurmamdan kaynaklanırdı. Arabanın kapısı açılıp içeri girdiğimde herkes oflar puflardı. Öyle uzak değildi okul evime on dakika. Kapıdan girdiğimde üzerimdeki acemiliği güç bilen müdürümüz de karşılamazdı kapıda. Çünkü henüz uyanmamış olurdu varsın uzunca bir süre de uyanmasındı…

        Çocuklarımızın uyku mahmurluğu sessizce geçirebildiğimiz bir iki saatlik hediyeyle taçlandırılıyordu. Sonrası ise tam bir vurgundu. Sağa sola koşturan her an konuşan yasak olan her kuralı zorlamaya çalışan ve en kötüsü ise kokudan girilmeyen tuvaletlerimizde su savaşı yapmaya çalışan bir topluluğu durdurmaya çalışıyorduk. Yaşlarına boylarına aldırmadan arada bir küfür de yiyorduk, kavgalarından ayırmaya çalışırken yumrukta…

        Atanmak ilk hayalidir her öğretmenin… Ama bazen hayal kırıklığına neden oluyordu. Bunun için miydi bütün çabam diye her cuma günü istifa dilekçesini yazar aybaşında yırtardım. Somurtan öğretmenleri yadırgamam bana oldukça pahalıya mal olmuştu. Bedelini ödemeye, özür dilemeye mecburdum… Ve de üstün zekâmla yadırgamamayı öğrenmeye!

         Yanında staj yaparken öğretmenime bir soru sormuştum; Yorulmuyor musunuz, anlaşılmamaktan?’...’Evet yoruluyorum ama öyle bir çocuk çıkıyor ki o an umutlarımın ışığını yeniden yakan, her yaptığım çabanın boşa gitmediğini ispatlayan!’

        Derken günler günleri aylar ayları ve yıllar yılları kovaladı. Üç okul değiştirdim ilk sene üzüldüğüm kadar bir daha da üzülmedim. Her doğrunun her yerde söylenmeyeceğini öğrendiğim gibi her çocuğun eğitilebileceğini test ettim. Yeri geldi yara bandı olduk birbirimize yeri geldi kanlı bıçaklı. En uzun kavgamızın kini iki çeyrek dakikaydı. Aile olmanın; çocuklarla yaşamanın güzelliği her dönem tadı damağımda kalan masalımdı.

        Bugün ardıma baktığımda sevinçlerimin, özlemlerimin çoğu çocuklarıma ait. Değişen sadece yüzleri ve şiveleri. Güzel ülkemin sunduğu çeşitlilik gönüllerimizi her yıl şenlendirdi. Her biri topraktan fırlayan filiz gibi eşsiz ve değerli. Her biri mucize örneği…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner39

banner48