BİST
104924
ALTIN
162.884
DOLAR
3.9217
STERLİN
5.2203
EURO
4.6461

                Efendim böbreklerimiz hastalanıyor, midemizde fesat baş gösteriyor, kalbimiz teklemeye başlıyor hatta derimizdeki cilalar pul pul dökülüyor da dilimize hiç mi bir şey olmuyor? Termodinamiğin ikinci yasası olan ‘entropi’den bir tek dilimiz mi muaf? Değil elbette. Bu hafta dil hastalıklarımızı (ki kendisinden bahsederken genel iletişim biçimimizi kast ediyor olacağız)  masaya yatıracağız. İletişim; bilindiği gibi içsel yaşantılarımızın duygularımızı, düşüncelerimizi dışa aktarmanın en önemli gereci. Her bir hamlemizle bir resim (imaj) sunuyoruz aslında içten dışa doğru. Her davranış çıktımız karşıdaki(leri)nde bizimle ilgili bir aldı ve şema oluşturuyor.

Bu açıdan bakarsak iletişimin bizi bir yapan unsurların en başında geldiğini hemen söyleyebiliriz. Kısaca en doğru resim en iyi iletişimle verilir.

                İletişim seminerlerimde (evet bunu da yapıyorum!) hep soruyorum iletişim sizce doğuştan gelen bir yetenek midir, diye. Tahmin ettiğiniz gibi çoğunluk, evet doğuştandır diyor. Çiçero'yu örnek göstermem yetiyor bunu yanlışlamak için. Hani şu en ünlü hatibi; hani şu kekeme olan. Demek ki iletişim sonran öğrenilen, geliştirilen veya inkıtaya (sekte) uğrayan bir olgu. Öyle hiç bir bebek demeç vererek gelmiyor dünyaya. Ya da bir uzun hava, bir bozlak icra etmek yerine tamamı gürültüyü kopararak doğuyorlar, kulağımızın dibinde. Sonradan bütün davranışlarımızın oluştuğu ve yerleştiği gibi iletişim biçimimiz de oluşuyor ve yerleşiyor.

                Elbette bunda devraldığımız genlerin, aile yaşantılarımızın, çevremizin etkileri çok büyük. Fakat her şeyi dış güçlere mal etmek her zaman biraz kolaycılık gibi gelmiştir bana. Geliştirebilecekken geri durmak, üzerinde durabilecekken tembellik etmemiz de tüm bu tabloya dahil olmalı. Yaşamsal enerjimizin bir kısmını da dilsel gelişimimizin yararına kullanabiliriz pekala.

Şimdi gelelim bu dil hastalıklarımızın neler olduğuna. En başa ‘şikayet etme şartlantısı’ olarak koysam hiç de yanlış olmaz bu.

                Günlük yaşamımızda ne çok şeyden şikayet ettiğimize bakalım bir. Soğuktan, sıcaktan, komşularımızdan, çocuklarımızdan, eşimizden, dostlarımızdan; onlarca şeyden habire şikayet edip duruyoruz. Bu durum, içeriği doğru olsun olmasın bir aktarım değil bir iletişim biçimi artık. Yani şikayet etmeyi bir durum değerlendirmesi ya da çözüm bulma isteği olarak ortaya koymuyoruz. İletişim dilimiz bunu bir yaşamsal duruş olarak tek seçenek şeklinde dayattığı için yapıyoruz bunu.

                Yıllar önce üniversitede okurken cümle dertler bir yanda ve ben hiç birini umursamaz iken aslında gayet mutlu, şen şakrak bir yaşam sürüyordum. Evet mali zorluklar dar pantolon gibi sıkmaktaydı, evet gelecek kaygısı hazır bir sorun olarak karşı camda gülümsemekteydi ama mutluydum işte. Sonra beni bu güçlü ve mutlu tavırlarımla gören güvendiğim bir dosta açılmayı- dert yanmayı- denedim bir gün. Ve değişik bir hazzın beni yakaladığını ve şikayet etmenin de bir tür mutlu etme potansiyeli taşıdığını fark ettim o gün. Ve bunun patolojik-hastalıklı- bir yanının olduğunu da. Sanki iç sesim şöyle diyordu bana: Bunca dert içerisindeyken bu kadar güçlü ve özgüvenli gözükmen kesinlikle hayranlık uyandırıcı. Ve bir süre inandım bu iç sesime. Ben şikayet ettikçe ilkinde yaşadığım o haz giderek içsel bir dönüşüm geçirmeye başladı ve ben şikayetlerimin tamamına inanmaya başlamıştım bile. Evet, dertler gerçek, mutluluğum sahteydi. Kendimi boşuna zorluyordum ve kendime yalan söylüyordum. Durum bu minvalde iken daha az gülmeye, daha az şakalaşmaya ve daha çok sorunların çözümü üzerinde düşünmeye başladım. Fakat çözüm üretmekten uzak bir düşünme şekliydi bu. Depresyonun kapı aralığından galiba duruma el koymaya niyetli şuuraltım dürtünceye kadar devam etti bu süreç. Sonradan anladım ki evet sorunlar hep var ama şikayet etmek; artırmanın ve içinden çıkılmaz hale getirmenin en başlıca yolu.

                NLP diye bir teknik var psikoloji ile dirsek teması olan bir akımın ürettiği. Özetle şunu der bize: Düşündüğümüzü konuşmayız, konuştuğumuzu düşünürüz. O kadar doğru ki bu bakış açısı. Gündelik dilimizde neler varsa düşünce katmanlarımız da o yönde gelişip durmakta. Bunu denemek için şöyle bir yol öneriyorum bazen grup katılımcılarıma. En güvendiğiniz dostunuz aleyhinde yakın bir arkadaşınıza bazı şikayetlerde bulunun diyorum.

Sonradan hakikaten onunla ilgili düşüncelerinizde ufak da olsa sapmalarla karşılaşacaksınız. Ve bireysel görüşmelere aldığım depresyon hastalarıma ev ödevi olarak ÇOK İYİYİM demeyi veriyorum, Nasılsın diye soranlara.

Çünkü zihnimiz kendini konuştuğumuz dilsel biçime göre de kodluyor. Çünkü beynimiz “İyiyim” demeyi çoktan çıkarmış artık iyi olmayı anlatır olmaktan. Olsa olsa o kadar da kötü değilim demek anlamına geliyor ama gerçekten iyiyim anlamına gelmediği çok açık.

Hasılı hayatımızdan şikayet etmeye bir alıştı mı dilimiz bir an bile geri durmuyor artık. Dahası her şeyde şikayet edecek bir yan bulmaya başlıyoruz mutlaka. İyi olanlarda bir yetersizlik, kötü olanlarda bir acımasızlık ve kesiflik, hayatın geneline yayılmaya başlayan mutlu olamama ve psikolojik bir can sıkıntısı. Yavaş yavaş her şeyin anlamını ve gerekliliğini kaybetme durumu. İşte bütün bunlar şikayet etmeye başlamamızın ardından gerçekleşiyor.

Şikayet etme biçimi bir depresyon dilidir. Şikayet etme biçimi depresyona açılan bir çıkmaz yoldur. Şikayet etme biçimi yavaş yavaş hayatın çok da çekilesi bir şey olmadığına inandırır bizleri. Sonrası? Antidepresanlar, hastane kuyrukları...

İkinci dil hastalığımız olarak ‘alay etme’yi koymalıyım şüphesiz.

İlkinde daha çok kendimizi ilgilendiren bir durum söz konusuydu. Burada ise karşı tarafı irrite (rahatsız) eden, ona karşı bir saldırı söz konusu. Efendim bunun bir hastalık olduğunu da nereden çıkardın? Diye sorabilirsiniz.

Pekala bu da bir dil hastalığımız. İletişim temellerini karşı tarafta kusur bulma, onu komik hale getirme düşüncesi ile hareket etme ve bundan kendisi için bir fayda sağlama düşüncesi. Empatiden yoksunluğun eşlik ettiği, aynısı bana yapılsa diye bir düşüncenin olmadığı ve bir tür grandiyözitenin (büyüklenme) bulunduğu bir iletişim formu bu. Bu tarz bir iletişim şekli geliştiren birey karşı tarafta kim ve nasıl biri olursa olsun onun eğlenecek taraflarını bulma konusunda giderek uzmanlaşır. Bundan elde ettiği karlar (gülünmesi, etrafının genişlemesi, hayranlık duyulması vb.) neticesinde de hayat boyu bir tarz olarak da benimsemeye başlar bu tutumu. Halbuki bu bir bozulmadır farkına bile varmaz. Eşine işkence olur bu tutumu, fark etmez. Çocuğunun zayıf karakterli ve ürkek olmasını sağlar, görmezden gelir.

                Adolesan (Ergenlik dönemi) merkezinde çalışırken çoğu ortaokul ya da lise öğrencisi alay etme ile muzdarip şikayetlerden geliyordu desem herhalde durumun önemi birazcık kavranmış olabilir. Burada esas olan şu ki alıştığı bu tarzın dışına çıkamama durumu. Yani alay etmeye alışmış biri değişip saygı göstermeye başlayamıyor. Zorlanıyor ve asla yapamayacağını da düşünüyor.

Üçüncü sırayı ise ‘nobranlaşma’ almalı bence.

                Günlük lügatimizi ortaya bir sersek örneğin, içinden kaç hoşnutluk ifadesi, kaç sevgi dolu ifade veya kaç minnettarlık çıkacak acaba? Ya da kaç öfkeli, kızgın, umutsuz, kırgın, kinli ifade yer alacaktır bu metinlerde.

Nobranlaşma olgusu iletişim biçimimizin başkaları için tehdit, tatminsizlik ve kırıcılık içermesi anlamına da geliyor. İnsan en çok neyi konuşuyorsa onu fark etmeye başlıyor sonradan. Farz edelim ki doğaya minnettarlıkla bakıyor ve dilinizden doğaya hayranlığı düşürmüyorsunuz hakikaten bir süre sonra güzelliklerden ibaret bir eksende yaşadığınızı fark edersiniz. İnsanlara bakış açımızda da bu şekilde. Daha çok kusurlara, hatalara odaklanırsak karşımızdakilerin kusurlardan ve hatalardan ibaret olduklarını fark etmeye başlıyoruz. Ve dilimizde de onları eleştiren, bayağılaştıran, öteleyen kalıplar sökün etmeye başlıyor. Ve dilimiz giderek kabalaşıyor.

‘Küfretmek’ daha kolay, tebessümle konuşmak daha güç bir hal alıyor. İncelikten, mizahilikten usulca yoksunlaşıyor dilimiz. Kaşlar çatık, kaslar gergin, yumruklar sıkılı olmaya başlıyor haliyle. Sırf dilimiz nobranlaşıyor diye, ruhumuz, zihnimiz, fiziki duruşumuz da nobranlaşıyor.

Yine uzun bir yazı oldu bu, halbuki bitmemişti diyeceklerim. Başka bir yazıda bu konuya dönmek üzere;

Kalın sağlıcakla...

               

               

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.